D.P. Çınarcık ilçe Başkanı Mehmet MACAROĞLU ‘Neden ANAYASAYA HAYIR ‘ Hakkında Basın açıklaması; “ D.P. Türkiye’nin yeni bir Anayasaya ihtiyacı olduğunu, otoriter ve vesayetçi 1982 Anayasası’nın, bir bütün olarak yenilenmesi gereğini en ısrarlı şekilde savunan, bu ihtiyacı en önemli siyasi önceliklerden biri olarak ortaya koyan ve her platformda mücadelesini veren sivil ve siyasal oluşumların başında gelmektedir. İhtiyaca yönelik en kapsamlı önerilerden birini oluşturmaktadır. Kısmi değişikliklerin yürürlükteki Anayasa’nın otoriter, hukuk devletine aykırı ruhunu ve yapısını ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini savunan D.P., buna rağmen, özgürlüklerin genişletilmesi, devlet erkleri arasındaki fren ve denge mekanizmalarının düzenlenmesini içeren ve toplumsal uzlaşmaya açık tüm değişiklik önerilerini desteklemiş, daha da iyileştirilmeleri için uzmanlık içeren öneriler geliştirmiştir. Giderek keskinleşen siyasi kutuplaşmaya rağmen demokratik ve özgürlükçü yeni bir Anayasa özlemi, Türkiye toplumunun geniş kesimlerince benimsenen, güçlü bir toplumsal talep haline gelmiştir. Ancak en önemli sivil toplum kuruluşları tarafından sık sık dile getirilen bu talebe, siyasi partiler ya duyarsız kalmış ya da kısmi ve çoğu kez toplumsal uzlaşma arayışından yoksun değişiklik önerileriyle yanıt vermişlerdir.
Eğer 2010 değişikliği kabul edilirse, bunun etki ve sonuçları, toplumsal gerilim ve çatışmaların artmasıyla sınırlı kalmayacak; aynı zamanda 1982 Anayasası’nın ruhu pekişmiş olacaktır.
Ne değişiklik metni, ne de gerekçeleri, yapılan tercihlerin nedeni üzerine
tutarlı ve tatmin edici açıklamalar içermemektedir. Neden, 1982 Anayasası’nın ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek “Başlangıç” kısmına hiç dokunulmadı? Neden, Türkiye’de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi? Neden, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nce Avrupa Sözleşmesi’ne aykırı bulunan “zorunlu din dersleri”ne ilişkin maddeye dokunulmadı?
Bu liste, bir çırpıda uzatılabilir. Ama şu iki sorunun yanıtını bulmak mümkün değil: Neden sadece bu paketin içeriğinde yer alan anayasa değişiklikleri tercih edildi ve neden bu kadarıyla yetinildi?
Yoksa bu değişikliklerin tek hedefi iktidar partisine anayasal denetimden mümkün olduğunca uzak, rahat bir yasama ve yürütme gücü sağlamak mı?
Bu değişikliklerin yürürlüğe girmesinin en vahim sonucu ise Türkiye
Toplumunun yeni anayasa beklentisinin bir kez daha ve çok uzun bir süre için siyasetin ve iktidarın gündeminden çıkacak olmasıdır.
Anayasa madde 175’e göre, “Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir.”
2010 Anayasa değişiklik öneri paketi ise, başbakan başkanlığında toplanan, -
Hükümet üyeleri dahil- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kurmaylarınca hazırlandı, Kamuoyuna da Başbakan Yardımcısı Sn. Cemil Çiçek duyurdu. Basın-yayın organları aracılığıyla kamuoyu önünde en çok Başbakan yardımcısı C. Çiçek ve Adalet Bakanı Sn.Sadullah Ergin tarafından savunuldu. Hatta, paketin kamuoyuna açıklanmasına ilişkin basın toplantısını da Sayın Çiçek yaptı (22 Mart 2010). Bu nedenle, Teklif aşamasında yapılan eleştiriler karşısında, Bakanlar, Hükümet adına değil, TBMM üyesi sıfatıyla hareket ettiklerini defalarca açıklama gereği duydular. Anayasal düzenleme ile fiili durum arasındaki farklılaşma, değişiklik girişimini daha baştan, “AKP paketi” şeklinde eleştirel nitelemeyi beraberinde getirdi.
Ne var ki, 2010 Anayasa değişikliği, “partiler-arası uzlaşma süreci” işletilmeden kotarıldı. Hükümet üyeleri ile AKP yetkililerinin uzlaşma söylemi, uygulamada karşılığını bulmadı. Başta Hükümet üyeleri gelmek üzere AKP heyeti, öneri paketini, çeşitli kuruluşlara götürerek uzlaşma arayışı yönündeki iradelerini kamuoyuna yansıtmadılar değil. Ne var ki, bu faaliyetle eşzamanlı olarak, tanıtım heyeti içerisinde yer almayan –başta Başbakan ve diğer yardımcısı gelmek üzere- Hükümet üyeleri, bütün Türkiye’ye meydan okuyucu söylemlerle gerilimi yükseltmekten geri durmadılar. Uzlaşma sağlanamayışının nedenleri arasında, CHP’nin, Anayasa değişikliği için ön koşullar öne sürmesi, MHP’nin ise, yasama seçimleri sonrasına bırakılması talebi de yer almaktadır. Ancak esasen, değişiklik teklifinin içeriğinin belirleyici olduğu söylenebilir.
Kısacası, uzlaşma, tarafların başlangıçta diyaloga girmesini gerektirir. Oysa, bu yönde inandırıcı bir çaba gösterilmedi, tersine, bir tür “dayatma” ile yola çıkılmış oldu.
Dahası, 17 Mart günü Başbakan başkanlığında toplanan AKP kurmaylarının çalışmaya başlamasından 12 Mayıs günü Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasına kadar geçilen aşamaları damgalayan özellik, anayasa değiştirme yöntemi ve uzlaşma söylemi ile bağdaşmayan bir acelecilik ve meydan okuma tavrı oldu.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), 1982 Anayasasının en tartışmalı
Kurumudur. Bu nedenle, bugüne kadar yapılan Anayasa çalışmalarında üzerinde en çok durulan anayasal düzenlemeler arasında yer aldı. HSYK, AYM’den sonra, 2010 değişikliğinin “temel taşı” sayılabilir. 2010 değişikliğini savunanlar, 1961 Anayasasının HSYK’yı bir “vesayet kurumu” olarak öngördüğünü öne sürer. Acaba öyle mi? Bugünü anlamak için, 1961 ve sonrasına bakmakta yarar var:
a) 1961 Anayasası: Yüksek Hakimler Kurulu, 18 asıl ve 5 yedek üyeden kuruludur.
Asıl üyeler, Yargıtay (6), birinci sınıfa ayrılmış hakimler (6), Millet Meclisi (3), Cumhuriyet Senatosu (3) tarafından seçilir. Yedek üyeler, aynı kurumlarca, sırasıyla, 2,1,1,1 şeklinde seçilir. Aynı madde, üyelik nitelikleri ile, seçimde yasama meclislerinin üye tamsayılarının salt çoğunluğunu öngörüyor.
Adalet Bakanı, YHK toplantılarına katılabilir, oylamaya katılamaz.
b) 1971 Anayasa değişikliği ile, YHK’nın üye sayısı, 11 asıl ve 3 yedek olmak üzere azaltılıyor. Tümünü Yargıtay’ın seçmesi öngörülüyor.
Adalet Bakanı, gerekli gördüğü hallerde YHK toplantılarına başkanlık eder.
c) 1982 Anayasası ise, YHK’yı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) olarak genişletmekte, buna karşılık, üye sayısını daha da azaltmaktadır. Oluşumuna bakanlıkla başlamaktadır:
“Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanı’nca, dört yıl için seçilir.” (m.159).
2010 değişikliği,
son 50 yıllık anayasal değişmeler haritasının neresinde? Sıralayalım:
- HSYK, 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşur; 3 daire halinde çalışır.
- Kurul’un Başkanı Adalet Bakanı’dır. Müsteşar Kurul’un tabii üyesidir.
- 4 asıl üyesi Cumhurbaşkanınca,
- 3 asıl ve 3 yedek üyesi, Yargıtayca,
- 2 asıl ve 2 yedek üyesi Danıştayca,
- 1 asıl ve 1 yedek Türkiye Adalet Akademisince
- 7 asıl ve dört yedek adli yargı ve savcılarınca,
- 3 asıl ve 2 yedek idari yargı hakim ve savcılarınca, seçilir.
Anayasa madde 159’u değiştiren 22. maddeye göre, “Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca,” seçilir. / Anayasa Mahkemesi, vermiş olduğu kısmi iptal kararında, atanacak üyelerin formasyonuna ilişkin, “...iktisat ve siyasal bilimler..” ve “...üst kademe
yöneticileri...” ibarelerini iptal etti. /
Kurulun yönetim ve temsili Kurul Başkanı’na aittir.
Genel Sekreter, Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır.
Adalet müfettişlerini ve hakim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri,
muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.
Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.
-Olumlu öğe, üye sayısının arttırılarak, adli ve idari yargı hakim ve savcıları dahil bütün yargı mensuplarına seçme hakkının verilmesi dahil, üyelik kaynaklarını çoğulluk temelinde genişletmiş olmasıdır.
- Olumsuz durum ise, yürütmenin etkisini ileri derecede arttırmış olmasıdır.
HSYK’da iki üye yerine bundan böyle ( Hükümet veya dolaylı olarak Yürütme tarafından belirlenmiş olan) 6 üye bulunacak.
- Adalet Bakanlığı’nın yetki ve nüfuzu devam edecek.
-HSYK kararlarına karşı yargı denetimi -meslekten çıkarma cezası dışında yapılamayacak.
Önce çağdaş anayasacılığın temel bir ilkesini hatırlatmak gerekir; devlet erkleri
(iktidarları), erkler ayrılığı ilkesi gereğince anayasada dengeli bir biçimde düzenlenir. Öncelik sırasına göre, “yargı-yasama-yürütme” düzenini (1961 Anayasası), “yürütme-yasama-yargı” şeklinde tersine çevirmiş olan 1982 Anayasası’nı aşmak, bu sıralamanın fren ve denge mekanizmasına göre gözden geçirilmesini gerekli kılmakta idi. Oysa, 2010 değişikliğinde Yürütme organı, CB ekseninde daha öne çıkıyor; yasama, elden geldiğince yargısal denetimden uzak tutulmaya çalışılırken, yargının kendisi, yürütme ve yasamanın güdümüne konuluyor. Bu bakımdan 5982 sayılı yasa, erkler arası dengeyi, 1982 Anayasası’na oranla daha fazla bozmuş olmakla, “insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti” idealinden açık bir uzaklaşma anlamına geliyor.
Oysa, yeni Anayasa umudu, Türkiye toplumunun son yirmi yıllık zaman dilimine
yayılan meşru bir beklentisidir. Bunun somut kanıtları da vardır: TÜSİAD’dan DİSK’e, TOBB’dan TBB’ye kadar farklı sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşlarının ve odaların hazırlamış olduğu, ayrıntılı ve gerekçeli anayasa rapor ve taslakları, yeni anayasa arayışında kayda değer bir birikimi yansıtır. Ne var ki, bu “sivil birikim”, siyasal iradeye yeterince yansımadığından yeni anayasa süreci resmen başlatılabilmiş değildir.
Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini öngören değişiklik böyle olduğu gibi, 2010 değişikliği de, yürütme organını başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, daha da güçlendirici etki ve sonuçlar yaratacaktır. Eğer konuya, anayasal erkler arasında fren ve denge mekanizmaları açısından bakılırsa, 2010’da gerçekleştirilen değişikliklerin, 1982’nin de gerisine düştüğü söylenebilir. Bu durum, Türkiye toplumunun “ortak bir anayasa dili” oluşturmak suretiyle yeni bir anayasaya doğru ilerleme iradesi ile açıkça çeliştiği gibi, bütüncü bir revizyon olasılığını da zayıflatıcı etki yaratabilir. Referandum sürecine damgasını vurması muhtemel olan göstermelik bir “demokrasi söylemi”, olası tehlikeyi perdeleyici bir işlev görecektir. Dahası, Anayasa değişiklikleri ile güçleri pekiştirilmiş kurumlar, demokratik ve özgürlükçü yeni bir anayasa için inisiyatif konusunda da isteksiz davranabilecektir.
Anayasa değişikliklerinin, Türkiye’yi kutuplaştırıcı bir ortama sürüklediğini ortaya koymuş bulunuyor. Uzlaşmacı kültürden uzaklaşma, belli alanlarda kısmi iyileştirmeler sağlanmış olsa da, yeni anayasa umudunun azalması anlamına gelmektedir.
Eğer 2010 değişikliği kabul edilirse, bunun etki ve sonuçları, toplumsal gerilimin artmasıyla sınırlı kalmayacak; aynı zamanda 1982 Anayasası’nın ruhu pekişmiş olacaktır. Çünkü, kısmi, eksik ve çelişkili değişiklikler, anayasal öncelikler yanılgısını da beraberinde getireceği için, esasen toplumumuzun gereksinimi olan alanlarda anayasal açılım gereği ikinci plana atılmış olacaktır. Gerçekten, ne değişiklik metni, ne de
gerekçeleri, yapılan tercihlerin nedenleri üzerine tutarlı ve tatmin edici çıklamalar
İçermemektedir. Bu konuda fikir için, sadece birkaç soru yeterli: neden, 1982 Anayasasının ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek Başlangıç kısmına hiç dokunulmadı? Neden, Türkiye’de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi? Neden, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nce Avrupa Sözleşmesi’ne aykırı bulunan “zorunlu din dersleri”ne ilişkin maddeye dokunulmadı? Neden düşünce ve ifade özgürlüğü için tehdit oluşturan maddelere hiç dokunulmadı? Bu liste, üç yerine on üçe kadar bir çırpıda uzatılabilir. Ama şu iki sorunun tatmin edici yanıtını bulmak mümkün değil: Anayasa değişikliğinde, neden tercihler yapılanlar yönünde kullanıldı ve neden bu kadarıyla yetinildi?
Unutmamak gerekir ki, telaşla ve anlaşılması güç bir acele ile kotarılan anayasa değişiklikleri, sadece bugünü değil, gelecek kuşakları da bağlayıcı hükümlerdir. Anayasanın bu özelliği neden hiç dikkate alınmadı? Bütün bu yanıtı verilemeyen soru ve nedenlerin yanı sıra, yeni bir anayasa için Türkiye toplumunun meşru beklentisini de zayıflatacağından, “özgürlükçü ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal yeni bir anayasa” için, 2010 Anayasa değişikliklerine “12 Eylül 2010 halkoylaması”nda “HAYIR” oyu vermek gerekir. Halk oylaması sürecinde ise, “hayır”ın nedenlerini iyi açıklamak kadar, yeni ve ortak bir dille, “demokratik ve eşitlikçi yeni bir anayasa”nın eksenlerini koymak da önem taşımaktadır. Bunu, sadece içerik olarak değil, aynı zamanda izlenmesi gereken yol ve yöntem olarak da yapmak, umutsuzluğu umuda çevirici bir işlev görebilir “ dedi.
Haber ve Fotoğraf: Ahmet ÇOLAKOĞLU